Yüzbirinci sokak

“koştu, nefes nefese kalmıştı. Karanlık sokağın köşesine geldiğinde girmekle girmemek arasında tereddüt etti.”

Sokağa girmekten başka çare bırakmamıştı yorgunluktan titreyen bacakları. Şimdi düz devam etse, yolun sonunu göremeyecekti belki de. Ensesine çökeleklerdi biraz ileride. Ama karanlığa karışsa o dar sokakta, bir ihtimal kurtulabilirdi peşindekilerden. Annesinin sözleri geldi aklına birden; “sokaklar tehlikelidir, tek başına çıkma sakın yavrum” demişti o sabah kahvaltı hazırlarken. Merakının başına bir sürü dert açtığı olmuştu daha önceleri de. Ama bu sefer iş biraz daha ciddiydi sanki. Sanki bu defa en büyük korkuları ile yüzleşmek zorunda kalışı onu zorluyordu. Hem daha önce hiç bu kadar uzun süre koşmamıştı. Evden bu kadar uzaklaşmamıştı. Keşke eve dönebilseydi. Annesinden azar işitmek, hatta bir hafta boyunca çatıya çıkma yasağına bile razıydı.

Köşeyi döner dönmez karanlığın içine hapsolduğunu hissetti. O kadar karanlıktı ki sokak, bir an kör oldu sandı. Gözlerini kapattı açtı birkaç defa ama nafile, hiçbir şey görmüyordu. Kulak kesildi hemen. Çok vakti yoktu. Saklanacak bir yerler bulmalı ve soluklanmalıydı bir an önce. Ciğerleri patlayacak gibi şişmiş, kalbi ağzından çıkacak gibi atıyordu. Sabah erken saatlerde yağan yağmur sokağın orta yerinde koca bir birikinti oluşturmuştu. Hızla suyun içine girdiğinde anlamıştı bunu. Umarım yağmur suyudur diye düşünürken, bunun çok da önemli olmadığına karar verdi çarçabuk. Sadece ayakları olsa iyiydi. Fişek gibi girdiği sokakta önünü görmediği için neredeyse bütün bedeni ıslanmıştı. Suya değmesiyle kendine gelmesi bir oldu.

Hemen etrafı dinledi. Karanlık sokağın bütün seslerinin doldurduğu zihni çalışmaya başladı o anda. Sağ tarafında rüzgârın esişiyle aynı ahenkte sallanan bir kapı vardı bir yerlere çarpan. Paslı Menteşesinin iki çivisinden biri eksikti sanki. Kilidi ise daha önceki ziyaretçilerince kopartılmıştı yerinden. Bu yüzden rüzgârın gürültüsüne karışıyordu sesi. Ardında neleri gizlediğini, neleri koruduğunu bilmeden çarpıp duruyordu gürültüyle.

Sol taraftan ise kötü kokular gelmişti burnuna. Mahallenin çöp tenekeleri bu sokakta olmalıydı. Çöpler burada toplanıyorsa mutlaka kâğıt ve plastik toplayan eli yüzü kirli ama gözleri ışıl ışıl o çocukların da uğrak yeri olmalıydı bu sokak. Gündüzleri Güneş’in kavurucu sıcağında serinlemek ve biraz dinlenmek için geldikleri serin bir sokak. Eğer o sokaklardan biriyse bu sokak, saklanacak sote alanlar da olabilirdi. Çöp kamyonu bu saatte çoktan almış olmalıydı çöpleri. Konteynırlar bu saatte boşaltılmış olduğundan içine girip saklanabilirdi. Kâğıt toplayan çocukların da bu saatte bu sokakta olmaması gerekirdi. Olmazlardı da zaten. Çöpleri gece gezen çocuklar sokak lambalarının altında dinlenirlerdi çünkü. Karanlık sokakları sevmezlerdi. Soluklanmak için durduklarında genellikle kitap okuduklarından ışığa ihtiyaç duyarlardı. Çöpleri karıştıran eli yüzü kirli ama fikri aydınlık çocuklar tanıyordu. Oturma odasının camından baktığında görüyordu onlardan birini.

Her sabah aynı saatte evlerinin bulunduğu sokağın başındaki çöp tenekesini çıplak elleriyle eşelemesine tanık oluyordu Mustafa’nın. Devasa bir çuvaldan ve tekerlekleri olan demir bir aksamdan oluşan arabasını doldurmuşsa ya da dolmasına yakınsa, yarılamışsa işleri; soluklanırdı köşedeki evin bahçe duvarının gölgesinde. Bazen de geceleri o duvarın dibinde çömelmiş bir şeyler okuduğuna şahit olurdu. Tam sokak lambasının altında. Hep merak ederdi, ne okuduğunu? Günlerden bir gün, yokuş sokaklardan birinde rastlamıştı yine Mustafa’ya. Ağırlığından ötürü yönlendirmekte zorlandığı arabasına bütün bedeniyle hükmetmeye çalışıyordu. Yokuş yüzünden büyük bir savaş verdiği pancar gibi kızarmış suratından belli oluyordu. Şaşkın şaşkın onun bu mücadelesini izlerken önüne çıkan kediyi ezmemek için arabasını nasıl da  yan yatırdığına şahit olmuştu o sabah. Yalpalayan arabanın hızla devrilirken Mustafa’yı kaldırıma fırlattığında görmüştü montunun iç cebinden aynı hızla fırlayan kitabı. Mustafa’nın kitabı.

Montunun iç cebinde taşıyabilmek için rulo yaptığı, kapağında envaiçeşit leke bulunan kitabın ismini görünce kitap ve Mustafa’nın kaderini düşündü. “101 yazardan 100 sokak” isimli İstanbul sokakları kitabı ile o esmer delikanlının arasındaki ironiyi düşündü. İstanbul’da yaşayan yüz bir yazar tarafından kendi sokağını anlattığı bir kitaptı bu kitap. Annesine sorduğunda öğrenmişti; yüz sokağın anlatılmasının sebebini. İki yazarın aynı sokakta yaşıyor olmasından ötürü yüz sokağın hikâyesi anlatılıyor demişti annesi. Enteresan değil mi? Asıl enteresan olan sokaklarda yaşayan, sokaklardaki çöplerden geçimini sağlayan bir insanın, o sokakların hangi hikâyesini merak ettiği için bu kitabı okuyor olabileceğiydi. Annesi ne zaman okumuştu bu kitabı? Neyse ne…

Şimdi o çöp tenekesine girse saklanmak için; peşindekilerin bakacağı ilk yer olacağı ihtimalini göz ardı edemezdi. Bu yüzden devam etti karanlıkta koşmaya. Ta ki ateş tuğlası duvarın soğuk ve sert engeliyle karşılaşana kadar koştu. Duvara toslamak hep mecazi olarak girmişti şimdiye dek hayatına. İlk kez gerçek anlamıyla karşılaşmıştı. Zaten karanlık olan dünyası hiç aydınlanmayacakmış gibi karardı o an bir kez daha. O kadar sert bir çarpışma yaşamıştı ki zihni bedenine hükmedemiyordu. Bacakları hiçbir komutu almıyor, kolu bile kalkmıyordu. Eyvah! Bunca çabadan sonra yakalanacak mıydı? Peşinden koşanların seslerine odaklandı. Kendisiyle aynı duvara çarpan rüzgârın sesi bastırıyordu bütün sesleri. O karanlık sokağın çıkmaz sokak olduğunu ıslık öttürürcesine esen rüzgâr anlatmaya çalışmıştı oysaki. Acı bir tecrübeyle öğrendiğinde annesi geldi tekrar aklına. Çatıya çıkabilmek uğruna annesine yalvarışlarını, annesinin ise mutlaka karşılığında yapması gerekenleri söylediği o sabah sohbetlerini düşündü. Kıpırdayamıyordu ama plastik borudan damlayan suyun sesini duyabiliyordu. Boruların eklenme yerlerine çarpan her damla ayrı bir tonda düşüyordu bir sonraki kısma. Kardeşleriyle ona benzer bir borunun kaldırıma değen kısmında eğlenirlerdi sürekli. Duvara metal halkalarla çivilenmiş borunun dışından hızlıca çatıya tırmanırken yarışırlardı birbirleriyle. Aynı borunun içinden akan suya teslim ederken bedenlerini, aynı hızla aşağı inmek için neşeli ve korku dolu çığlıkları yankılanırdı borunun içinde. Çocukluğundan beri severdi çatıları. Kardeşleri yeraltında eğlenmeyi seçerken, o hep çatıya çıkmak için annesinin verdiği ekstra görevleri yerine getirirdi bu yüzden. Bütün pazarlığı çatıya çıkabilmek üzerineydi. Şimdi o kaldırımda hareketsiz yatarken de bunu başarabilmeyi diliyordu. Suyla kaplı asfalt zemine değen ayak sesleri kanını dondurmuştu duyduğunda. Sonra üzerine kaynar sular boşalır gibi hissetmişti. Bütün gücünü toplayıp, ani bir hamleyle gözüne kestirdiği yağmur suyu giderine tırmanmayı hayal etti.

Bütün hayallerini gerçekleştirmek uğruna çıkmamış mıydı evden? Öyleyse ne duruyordu? Haydi, bakalım dedi ve sıçradı borunun ilk eklemine. Elleri ve ayaklarıyla sıkıca kavradığı borudan tırmandı hızlıca. Beş katlı apartmanın yarısına gelmişti ki sabahtan beri peşi sıra kendisini kovalayan sarman ve boncuk köşeyi dönerek karanlık sokağa girdiler. Cam gibi gözlerinin karanlığı deldiği o kadar belliydi ki yürümelerinden, özendi bir an için onlara.

Neyse ki en sevdiği şey olan şehrin ışıklarını görmeye başlamıştı ve karanlık bir nebze olsun dağılmıştı. Sessizce oluğa elini attı ve kiremitlerin üzerine kaydırdı vücudunu. Sırtüstü yatıp derin bir soluk aldı. Kalbi duracakmış gibi tekliyordu yorgunluktan ve heyecandan. Yıldızları ve parıldayışlarını izledi bir süre. Tanrı’nın geceleri dünyayı aydınlatmak için yaktığı bir sürü mum olduğunu düşünürdü yıldızların. İnsanların da şehirleri aydınlatmak için bir sürü mum yakabilmesine şaşırırdı bu yüzden.

En sevdiği yerde, çatıda soluklanırken; bütün gün yaşadığı heyecanı annesine nasıl anlatacağını düşündü. Sarı boyalı o evin kilerindeki yuvalarında onu merakla bekleyen annesine yazabilirdi yaşananları. İstanbul’un Sokakları kitabı eksik kalmasın diye; yüz birinci sokağın hikâyesi olarak bu karanlık, çıkmaz sokakta yaşadıklarını anlatabilirdi. Hatta başka bir kitapta Fındık farelerinin ıslağı hiç sevmediklerini ve asla lağımda yaşamadıklarını da anlatabilirdi. Belki de rüzgârla dans edercesine bir yerlere çarpan o kapıdan içeri girseydi başına neler geleceğini yazardı bambaşka bir kitapta…

Fatma ALTUN

06.12.2016

error: Paylaşmak için izin aldın mı???