Radyo Tiyatrosu

Geçmişten Gelen Sesler

Bu sabah çok ilginç bir şey oldu. Anlatayım da unutulmasın. Uzun zamandır yaptığım bir şeyi yalnız yapmamak için kendime iki yol arkadaşı bulmuştum. Bir süredir onlarla yazıyorum. Öyle planlı bir şey değil, belli bir konuda da değil. Programlı hiç değil. Zorlama yok. Zamanı olan diğerine sesleniyor ve başlıyoruz yazmaya. Bu, daha önce katıldığım bir atölyeye konuk olan Yeşim Cimcöz ile deneyimledikten sonra sık sık yaptığım ve oldukça iyi hissettirdiği için yapmaya devam ettiğim bir şeydi. Benzer bir uygulamayı Julia Cameron ‘Sanatçının Yolu’ kitabında öneriyor. Sabah zihniniz henüz uyanmadan, oturun ve üç sayfa yazın diyor Julia. Yeşim Cimcöz ise ‘altı dakikada şu konuda’ yazın demişti. Birinde süre ve konu kısıtlaması yapılarak, diğerinde ise belirli sayfa sayısı ile sınırlanarak ama her halükârda yazarak disipline oluyorum. Ben yazmayı seviyorum. Ve bunlar yazmak için bana sebep yaratıyor. Sonuçta sebepsiz yaşanmıyor değil mi? En önemlisi zihin temizliği oluyor. Hani bir laf vardır ya ‘’kafamın içindeki tilkilerin kuyrukları birbirine dolanıyor’’ diye, işte onu uzun zamandır yaşamıyorum. Daha berrak bir zihne sahibim. Yine kafamın karıştığı durumlar olmuyor değil ancak toparlamam uzun sürmüyor. Anlamadığım zamanlarda da anlamamış olmanın tadına varıyorum.

İşte bu sabah Özlem’ e günaydın dedikten sonra cevap almayı beklerken radyomu açtım. Bu saatlerde Voyage dinlemeyi seviyorum. Böylesine ıslak ve gri sabahlarda, güneşi göremiyorsam bu kanalı dinlemek gülümseyerek nefes almamı sağlıyor. Şahane ezgilere kendimi kaptırmışken kapımı tıklayan annemin çağrısına uyarak mutfaktaki bir konuya dahil oluyorum. Ellerim ıslak ve bulaşık olduğu için radyonun sesini açmasını istiyorum annemden. ‘’İki dakika dinlemesen ne olur ki? Odana geçince devam edersin’’ diyen anneme uyuyorum ve vazgeçiyorum müzikten o an için. Ama aklıma çocukluğum, çocukluğumdan vaz geçtiğim zamanlarım geliyor. Neyse, mutfaktaki işimi çarçabuk bitirip odama döndüğümde Özlem’in cevabını görüyorum. ‘’Hazırım, yazalım mı’’ diyor. Yazalım, kelime sırası sendeydi dedikten sonra kalem ve kâğıt alıp masaya yöneliyorum. Telefonumda altı dakikaya ayarlı sayacı açıyorum ve önüme koyuyorum. Tam o sırada Özlem’den kelime geliyor. ‘’Radyo’’

Size de ara sıra oluyordur sanırım böyle şeyler. Bana çok sık oluyor. Her seferinde şaşırmaktan kendimi alıkoyamadığım böylesi durumlar yaşıyorum. Bu sabah da yine radyo dinlerken annemin sesini açmadığı için duyduğum sessizlikte dinlemiştim düşüncelerimi. Çocukluğumdan gelen sesler vardı. ‘’inekleri otlat, sonra dinlersin. Çayı toplayalım, akşam seyredersin. Sobaya odun getir, sonra okursun’’ Sadece ders çalışırken okumama karışılmazdı, bir de inekleri otlatmak için dışarı çıkarmam gerektiğinde. O zaman da ben istemezdim çünkü hep yağmurlu olurdu ya da önceden yağan yağmurdan dolayı ıslak olurdu etraf. Yerler çamurlu, otlar kaygan olurdu. Elimde kitap, yere bakmadan yürüyemezdim. Düşersem çamur olabilirdi kitabım ve o yüzden evden çıkarmak istemezdim. Çünkü okuduğum kitaplar hep emanetti. Radyo derseniz pilliydi evet ama babamındı. Dışarı çıkarmamıza izin vermezdi. Sonuçta çocuktuk, düşürür kırabilirdik. Televizyondan hiç bahsetmiyorum çünkü taşımak mümkün olmadığı gibi her saat yayın yoktu.

Özlüyorum eski günleri bazen ama şimdiyi seviyorum. Her şeye sahibiz. İstediğimiz zaman istediğimiz gibi okuyabiliyor, dinleyebiliyor ve izleyebiliyoruz. Hatta evden eğitim bile alabiliyoruz. Yerimizden hiç kalkmadan dünyanın öbür ucundaki müzeyi gezebiliyoruz. Yine de sabah Özlem’in radyo demesiyle o günlere dönmeyi dilemedim diyemem. Sadece altı dakikam vardı. Dileğimin gerçek olması için altı dakikada gidip geri dönmeliydim.

Radyodan Sesler

Bu sabah radyo kanallarını karıştırdım ne var ne yok diye. Eskiden olduğu gibi olur sandım. Olmadı. Bir sürü kanal çıktı karşıma ve kafam karıştı. Seçemedim. Seçmek için zorlandığımda yaptığım şeyi yaptım ve her zaman dinlediğim kanala geri döndüm. Alışkanlıklarıma sığındım…

Çocukluğumda çevirerek frekansları bulduğumuz, kanalları ayarladığımız basmalı düğmeleri olan, iki ya da en fazla üç kanalı ayarlayabildiğimiz radyolarımız vardı. Üzerinde dantel bir örtü. Yakınından geçtiğimizde cızırdadığı için, iyi çeksin diye arkasına çatal sokuşturup sinyalini güçlendirirdik. Pili bitmesin diye belli saatlerde dinlerdik. Herkesin keyfine ve ilgisine göre bir şey mutlaka vardı. Akşam olup babam geldiğinde ‘’ajansı dinliyorum, susun’’ derdi. On beş dakika sonra babaannem ‘’türkü yok mu türkü’’ diye sorardı. Annem yazık, seçim şansı olsa de ses etmez, ne olsa dinlerdi ama ben radyo tiyatrosu saatini asla kaçırmazdım. Her sabah aynı saatte ‘arkası yarın’ vardı. Gece de tekrarı olurdu. Ben genelde sabah saatlerindeki yayını dinlerdim. Çoğu kez de kaçırırdım. O zaman da gece bir yolunu bulur mutlaka dinlerdim. Başka tekrarı yoktu çünkü. Şimdiki gibi durdurup daha sonra kaldığımız yerden devam ettiklerimizden değildi. Ayrıca kulaklık da kullanmadığımız için kafamızı radyoya dayardık neredeyse. Ben de etraftaki sesleri duymamak için kafamı öyle bir dayardım ki radyonu hoparlörüne, hikâyenin içine girerdim. Tıklanan kapı gıcırdayarak açıldığında tahta zeminde yürüyen kadının topuk sesleri yaklaştıkça kalbim yerinden çıkacak gibi atardı. Masanın üzerine bıraktığı tepsinin üzerindeki bardağın içindeki suyun çalkantısı bile duyulurdu. Sonra kutusundan çıkardığı ilacı hasta yatağında yatan yaşlı adama uzatışındaki zarafetin sesi bile duyulurdu. Sesi soluğu kesilmiş, konuşamayan adamın gözlerindeki minnet dolu bakışların sesini duyardık. Hemşirenin gülümseyen yüzünü, dudağındaki tebessümü, adamın kirpikleriyle ettiği teşekkürü duyardık. Bütün bunları duyarken bir de orada hikâyeyi anlatan bir ses daha olurdu. Gerçek bir ses. Öncesinde yaşananları soğukkanlılıkla anlatan, daha sonrasında olabileceklerin haberini veren olgun, tok bir ses. Kapının usulca kapanmasından sonra yataktaki yaşlı adamın verdiği nefesle birlikte verirdik o ana kadar tuttuğumuz nefesimizi. Çocukluğumun en derin soluk alışverişleriydi radyo tiyatrosu dinlerken aldığım ve verdiğim nefesler. Şu satırları yazarken bile yüzümü ele geçiren gülümsemenin sebepleriydi o radyo saatleri.

Alarm çalmaya başladı. Altı dakikam dolmuştu. Bugüne geri dönmeliydim. Döndüm de. Döner dönmez elimi bilgisayarıma attım ve arama motoruna ‘radyo tiyatrosu’ yazdım. Bir sürü sonuçla karşılaşmak o günleri yaşamış olmak kadar heyecan vericiydi. Tiyatroyu sahnede izlemekten çok daha heyecan verici. Çünkü sesler, sözler, anlatılanlar onların olabilirdi ama söylenmeyen her ne varsa benimdi. Masanın varlığı yazara ait olsa da yerine yönetmen karar vermiş olsa da üzerindeki örtünün rengi benimdi, deseni de. Kadının ayakkabısının modeli, elbisesinin boyu, daha bir sürü şey benim hayal gücüme emanetti. Dinleyeni de oyuna dahil etmek gibiydi radyo tiyatrosu dinlemek.

Sabahın köründe, uyanır uyanmaz açtığım radyo hakkında annemle yaptığımız mutfak sohbeti çok enteresandı. Hemen onun üzerine Özlem’in verdiği kelimenin de radyo oluşu şaşırtıcıydı. Bir kelime ile birleşti halkalar ve geçmişin kuyusuna sallanan kovaya zincir oldular. O kör sandığım kuyudan usul usul yukarı çektiğim kovanın içinden de su gibi berrak bir hikâye çıktı.

Hikâye içinde bir hikâye. Radyodan gelen sesler sanki geçmişten gelmişti. Beni çocukluğuma geri götürmüşlerdi. O zamanlarda o seslerle geleceğe, tam da şimdi olduğum zamana giden ben, aynı seslerle geçmişe gitmiştim. Kulağımda değil ruhumda çınlayan seslerdi onlar ve şimdi o ruh ile birlikte o günleri anıyoruz beraber. Müzik dinlerken cızırdayan bir ses duyduğumda yaptığım gibi..

Bir cevap yazın

error: Paylaşmak için izin aldın mı???