Kelebeğin Gözyaşları

Bir kelebek uçtuğunda ruhum dalgalanır. Tıpkı okyanustaki bir yunusun yüzeye çıktığında denizin dalgalanması gibi. Hep merak ederdim küçük bir çocukken, hevesle gezinirken sımsıkı parmağıma doladığım halde ellerimden kaçırdığım uçan balonlarımın nereye gittiğini. Köydeki diğer çocuklar balon bile bulamazken benim uçan balonum neden olsun, olmasın elbet ama ben de çocuk yüreğime anlatamazdım. Ben anlatsam çocuk yüreğim anlamazdı zaten. O yüzden uçup gitmelerine de çok üzülmezdim.

Ben baharda çocukların uçurtmalarını kendilerinin yaptığı, kışın karda kayarken naylon leğen ile kızak arasındaki farkın pek önemsenmediği yıllarda yaşadım çocukluğumu. Köyün en son evinde, yaşıtım olmadan büyüdüm. Yaz olduğunda gelenler olurdu. Çabuk alışır, hızlı tüketirdik zamanı. Kısa vaktimiz olduğunu bilsek de hiç bitmeyecekmiş gibi yaşardık. Koca bir ömre yetecek kadar hatıra biriktirirdik. Küskünlüklerimizi, kavgalarımızı fırından yeni çıkmış ekmeğin arasına sürdüğüm tereyağı erimeden unuturduk. Sonbahar geldiğinde pekmez kaynatılan bakır kazanların dibini kazırken yaktığımız parmaklar gibi acırdı içimiz. Çünkü ayrılık vakti de gelmiş olurdu. Mevsimler kavuşmalarla ısınır, ayrılıklarla üşürdü.

 

Haylazlıklarımız köyü alt üst etmeye yeterdi. Yaşıt olsak bile köyde daimî kalanlar olarak ev sahibi sayıldığımızdan azarı hep biz yerdik. İneğimiz vardı. Keçilerimiz, tavuklar, ördekler, köpeğimiz. Hatta bir de hindimiz vardı. Kedi köpek yerine civcivleri sahiplenirdik biz, onları besler, büyütürdük. Kuş avlardı babam. Bazılarını kafeste bakardı, bazılarını yerdik. Çoğunu da uçururduk tekrar kendi dünyalarına. Ben de kelebek yakalamayı severdim. Babaannem elleme demişti. ‘Kanatlarındaki tozu kaybederlerse uçamazlar, uçamazlarsa ölürler. Zaten üç günlük ömürleri var, bırak rahat rahat uçsunlar.’ derdi. Çocuğuz ya laf dinlemeyiz diye de kelebek oltası yapmayı öğretmişti bize. İlle onlarla oynayacaksak dokunmadan oynayalım diye. Fındık ağacından düzgün olan bir dal keserdik. Ucuna ip bağlardık. İpin ucuna ise yeşil, sarı ya da mavi renkli plastik parçası takardık. Genellikle mavi olanlar işe yarardı.  Bir elimizde oltalar inek otlatırken, bütün kelebekler mavi meşinin peşinde uçarlardı. Büyülenmiş gibi takip ederlerdi oltaları.

 

Bu gece her zamanki gibi pencereyi açtım uyumadan önce. Temiz hava almadan uyumak istemem doğrusu. Sanırım o sırada girmiş odaya. Baktım pir pır uçuyor tavana yakın. Üzüldüm. Tülü çektim. Dışarı çıkmak isterse takılmasın diye ama geldi omzuna kondu. Oradan elime. Genelde parmağıma konsunlar diye çabalardım ancak bu sefer yetişemedim. Koyu kahverengi kanatlarını hızlı hızlı çırpıyordu. Acelesi var gibi, çırpınır gibi… Yakaladım. Avucuma aldım sıkıştırmadan. Durdu. Sakinleşti. Uçuşunu videoya almak istedim o an. Kayıt düğmesine basmıştım ki zarar görmesin diye gevşek tuttuğum parmaklarımın arasından kayıverdi. Uçtu. Odanın içerisinde bir o yana bir bu yana çarpa çarpa. Yaklaştım tekrar. Bu sefer uzattığım parmağıma kondu. Yavaş hareket ederek pencereye yaklaştım ve kolumu dışarı çıkardım. Bir süre daha bekledi. Sonra karanlık kanatlarını karanlık geceye doğru çırptı. Ardından bakarken hayran kaldım güzelliğine. Odanın içerisinde yanan lambanın etrafında sağa sola çarparak uçarken görmemiştim. Siyahın hükmündeki geceye uçtuğu kanatlarındaki parlak kırmızıyı fark ettiğimde, güzelliğini örtenin ışık olduğunu da anladım. Hayat gerçekten de siyah ve beyaz arasında yaşanıyordu ama asla gri olmuyordu. Aslında küçük detaylar hayattan keyif almamızı sağlıyor.

 

Pencerenin karşısında kalakaldım. Yatağın ucuna oturdum. Camdaki yansımama baktım. Işık… Görmemizi sağladığı gibi kör ediyordu. Burnumuzun ucundaki göremiyorduk. Pervaneleri düşündüm. Onlar da ışığa doğru uçarken görmüyor olabilirler miydi acaba? İşte tam o sırada fark ettim onu. Hiç kıpırdamadan duruyordu. Yaklaştım. İçeride değil, camın dışındaydı. Ayaklarını gördüm. Kanatlarını. Daha doğrusu kanatlarını altını. Bembeyazdı. O kadar güzeldi ki. Dayanamadım uzattım kafamı pencereden dışarı. Şaşırtıcı bir çirkinlik. Koca kafası postişli gibi, antenleri bir o kadar uyumsuz, garip çirkinlikte bir kelebek. Ağzı yüzü bir tuhaf, sevimsiz bir yaratıktı. Pencereden sarkan bedenimi içeri çektim, içeride ayrı bir güzellik. Aynı varlık nasıl bu kadar farklı görünebilirdi, şaşkındım. Çocukluğumda peşinden koşturduğum kelebeklerin güzelliği yoktu bunda ama enteresan bir gizem hissettiriyordu. Düşündüm, bir süre daha oturdum camdaki yansımamın karşısında. Sonra kelebek hareketlendi. Camda bir ıslaklık bırakarak yürüdü. Yürüdü yürüdü ve tam kalbimin üzerinde durdu. Broş gibi. Bu anı kaçırmak istemedim ve fotoğraf çektim. Işığı söndürüp uyudum. Sabah uyandığımda cama baktım yoktu. Sonra pencerenin pervazındaki cansız bedenini gördüm. Ve camdaki parlaklığı. Son anlarında ağlayarak dans etmişti sanki. Camı ıslatan gözyaşlarına kanadındaki tozlar bulaşmıştı. Beyaz, sedefimsi parlak beyaz tozları. Ve kelebeğin gözyaşları…

Bir cevap yazın

error: Paylaşmak için izin aldın mı???