Güzel günlerim Yasemin kokardı benim

“Bağrışmaları duyduğumda uykumun en tatlı yerindeydim. Onlarca insan apartmanımın merdivenlerinden aynı anda iniyor ve çıkıyor gibiydi. Merakıma yenilen korkumu yanıma alıp sokak kapısını araladığımda karşı komşumu gördüm. Bir ceset torbasına konmuş götürülüyordu”

Oysaki sabah fırına giderken arkamdan seslenmiş, bekle demişti. Sıcak ekmek almak için rıhtıma birlikte yürürken akşam yemeğine gelecek misafirinin heyecanını anlatmıştı şakırcasına kıkırdayarak. “Bu akşam Çocukluğum misafir bana, sen de gelsene” demişti. Ne garip bir kadındı, şiir gibi konuşurdu hep. Bana da bulaştırmış bazı huylarını…

‘Kumdaki izler gibi; nasıl ki denizin dalgası gelir aşkla sarmalar, işte o an silinir tüm mazi. Zaman da öyle bir şey işte, sevgiyle yaşanırsa sevgiyle sarar sarmalar seni. Tüm maziyi unutturur sana. Yasemin. Ne güzel bir isim Yasemin. Ne güzel bir kadındı Yasemin. Adını çiçekten almasının bir sebebi vardı elbet…’

Boyası dökülen yerleri yeşermiş, gâvur ölüsü gibi ağır ama bir o kadar güvenli, devasa kapısı dökme demirden o apartmana ilk adımı attığımda, kapısını ittiremeyecek kadar çelimsiz halime acımıştı belki de. Kısacık kesilmiş saçlarımı okşarken tanışmıştık bakışlarımızda. Ne güzel gözleri vardı. Ne güzel bakardı. İçim ısınmıştı o an. Fadik ananın eğreti dikişlerle küçülttüğü, anamın eski elbisesinin erimiş kumaşının neredeyse üzerimde parçalanacağını anladığından mıydı, sırtımı sıvazlamaya çekinmişti. Herkesin üzerinde paltosu, ayağında çizmesi. Benim ayağımda ise yün çorap üzerine giyilmiş naylon terlik. Üzerimde güve kemiriği dolu nenemin şalı. Kış günü tanımıştım onu, kış güneşi gibi ısıtmıştı yüreğimi bakışları. Soğuktan kanımın neredeyse akamayacak haline son vermişti sesinin sevecen hali. Kanım kaynamıştı.

Ananın sözünü dinlemezsin de çalakaşık dalınca sıcacık çorbaya yanar ya dilin damağın. Sonrasında uzunca bir süre ne yediğinden, ne içtiğinden bir tat alamazsın ya hani. Bu sebepsiz sevgisi karşısında benim hissettiğim tam da böyle bir şeydi. Nasıl sevileceğimi bilmiyordum ki, beni sevdiğini anlasaydım. Hızlı büyümek zorunda kalmış küçük bir kızdım ben. Hem yetimdim hem öksüz. Herkesler bu yüzden acırdı bana. Onun da bana acıdığını sanmıştım. Bildiğim tek şey acımak, acınmaktı.

“Yukarısı soğuktur şimdi, siz yerleşip işlerinizi halledene kadar ufaklık benim eve gelsin” demişti. “Kömür lazımsa şimdilik benim kilerden alın, üşümeyin” diye eklemişti. Eğilip kulağıma ‘Alman pastası yapıcam birazdan, birlikte parmaklarımızla yer miyiz?’ diye sormuştu da ben ne demek istediğini anlamamış, istemeden geri adım atmıştım ürkerek. Demir kapının soğuğunu sırtımda hissettiğimde fark ettim onu da ürküttüğümü. Soğuktan yanmış, al al olmuş yanaklarımda ufacık gülümseme belirdi onun o halini gördüğümde. O da karşılık verdi aynı mahcubiyetle. 

İlk karşılaştığımız o anlarda atmıştık sevgi tohumunu yüreklerimize. Aramızdaki yaş farkına rağmen yıllarca sürecek sıkı dostluğumuzun o ilk gününde, onun şimdiye kadar gördüğüm en farklı kadın olduğu durumu hiç değişmedi. Yüksek sesle kahkaha atan kadın tanımamıştım mesela onu görene kadar. Nenem gülerdi ama yarıda kesilirdi gülmeleri. Sustururdu gülmek sandığım o şeyi kendi sesini duyduğunda. Anamı hiç tanımadım. Sütünden bile içmedim. Fadik kadın analık etmiş bana. Onun bebeğini doğar doğmaz kollarından alan yaradan, beni de anamın koynundan mahrum bırakmış. O Elif diye diye sardı sarmaladı beni ama geçmedi hasreti. Ben ise hiç bilmediğim bir hasretin özlemini yaşadım onun kollarında. Fadik büyüttü beni ama Yasemin ne güzel sevdi. Annem de sevse, böyle hissettirirdi sevgisi.

Altı yaşındaydım. Babam ve üvey anam büyük şehre taşınalım dediklerinde neden bahsedildiğini anlamamıştım. Gitmekten konuşuyorlardı. Anam gitmişti, babam da mı gidecekti? Aralarında fısıldaşırlarken duymuştum; ‘hastaları iyi eden doktorları varmış’ dedi babam. Deniz de var, taşı toprağı altın. ‘Çalışır, rahat ettiririm seni’ diye ekledi. Babam anamı severmiş. Ama üvey anamı daha çok severdi anlaşılan. Anam öldü. O ölmesin diye kasabaya bile gitmeyen babam, Suna’yı İstanbul’a götürmeye niyetlendiğinde benden vazgeçmeyi göze almıştı demek? Nene’m yıktı ortalığı. “İstemem, bitli veledini de götür” diye bağırdığında içime ağlamıştım bütün gece. Sabahın kör vakti ahırda inekleri sağarken çığlık çığlığa bana seslendiğinde şişmiş gözlerimle fırladım yatağımdan. Avludan geçerken terliğimin tekini çamura saplamış ama Nene’min hışmından korkuma dönüp alamamıştım. Çamurlanan çorabım bir de sarıkızın henüz soğumamış pisliğine batınca garipliğim katlandı. Nene’min gözleri de kan çanağıydı. O da bütün gece benim gibi ağlamıştı sanki. “Bitli dedim, velet dedim, istemem dedim ama aslı öyle değildir” dedi kısık bir sesle. “Seni canım gibi sevdiğimin canından bir parça olduğundan ötürü sevmem. Kara gözlerine bakınca ananı gördüğümden de sevmem. Sen benim çocukluğumsun, o yüzden severim. Benim sıkıştığım bu elde sen de çürüme isterim. O yüzden git isterim. Beni terk etme, ben de seni göndermeyeyim isterim de kalıp anan gibi, ben gibi ziyan olmanı istemem. O yüzden git isterim. Ama ardından dökeceğim hasret yaşları, ananın ardından döktüklerim gibi çaresiz olmayacak, bilirim. Bilirim, bir gün benim ne demek istediğimi anlayacaksın. Ama şimdi “nene’m beni istemiyor” diye ağlama vaktidir yavrum. Ağla ki bu akan son yaşların olsun.” dedi ve sustu. Biz köyü terk edene kadar bir daha da konuşmadı, duyurmadı sesini. Sessizce bağırdı, çağırdı, ağladı kenar köşelerde. Ben de yıllarca taşıyacağım sevgisizliğin yükünü sırtlandım ve vedalaşmadan ayrıldım atamdan, yurdumdan. Yasemin’den bile çok sevdiğini nice sonra anlayacaktım ya, küçüktüm işte, bilemedim. Bilemedim ayrılık ile ölüm aynı şey değildir. Ayrılık tükenir de ölüm sonsuzdur demedi bana kimse. 

Bir yıl geçmeden haberini aldık. Sarıkız’ın sürekli bağırmasından şüphelenip de ahıra vardıklarında görmüşler Nene’min oturduğu taburede sonsuzluğa gülümsediğini. Üvey anamı da katarak yanına, gitti köye babam. Beni Yasemin’e bırakmışlardı. Bir daha da dönmediler. Bir mektup ile evdeki eşyaları otobüse vermesini, beni de Yaylaköy’ lü birileri varsa otobüste, onlara emanet etmesini istediler Yasemin’den. Yasemin’in sinirlenmesine çok defa şahit olmuştum ama bu sefer gözlerinden ve ağzından aynı anda ateşler fışkırıyordu sanki. Halit Albayın onu sakinleştiremediği çok nadir bir durumdu ama nedense bu sefer onu kimse susturamayacak gibiydi. Neriman teyze “telgraf çekin, kıza bizim bakabileceğimizi, okuluna devam etmesinin önemli olduğunu anlatın” dedi. Dedi de, kim duydu? Yasemin etrafında ne varsa, döke kıra sövmeye devam ediyordu. Yanına sokuldum usulca. Kazağından çekiştirdim. Bir anda sessizlik oldu. ‘Üzülme’ dedi, ‘seni bırakmam, senin kaybolmana asla izin vermem.’ dedi. Ceketini ve çantasını kaptığı gibi fırladı sokağa. Pencereyi açıp da ardı sıra bakıncaya dek postanenin sokağına sapmıştı bile. Elinde gönderdiği telgrafın kopyasını sallayarak geldi bir süre sonra. “Tamam diyecekler, itiraz edemeyecekler” diye gülerek anlatıyordu yazdıklarını Halit Albaya. Yasemin ne güzel sahiplenirdi beni. Sıkı sıkı sarılırcasına. 

On gün sürmedi babamdan mektup geldi. “Baba ocağını söndürmek olmaz. Suna da iyileşti, üstelik gebedir. Bizim artık oralarda kalmamıza hacet yoktur. Ama sizin de dediğiniz gibi, anasının da, anamın da istediği gibi kızımın okumasını ben de isterim. Onun istikbali benim boynumun borcudur. Teklif ettiğiniz parayı Çiğdem’in ihtiyaçları için harcayacaksanız kabul ederim. Bana göndermenize gerek yoktur. Biz Çiğdem’i hiç solmasın diye yerinden yurdundan etmek istemeyiz. Oraları istemişse, oralarda daha iyi çiçeklenecekse he deriz. Kız evladıdır, yetimdir ama öksüz değildir. Gelenek, göreneklerimizi iyi öğretiniz. Yeni şeyler öğrenirken örfümüzü, âdetimizi de iyi bellesin. Biz ziyaret edemeyiz belki, özleriz onu, yazları gelsin isteriz. Gül yüzüne hasret bırakmasın bizleri. Anasına ölürken verdiğim sözümdür; kızım ne istiyorsa, nasıl istiyorsa öyle olacaktır. Sizi de bekleriz, siz de gelin buralar sizin de yurdunuzdur artık. Bizi habersiz bırakmayın. Kızım yazmaya başladığında, kendi eliyle yazdığı mektuplarını beklerim. Size güvenim sonsuzdur. Atanız atamın kan kardeşidir ne de olsa. Ondan ötürü de severim sizi ama en çok da bu yüce gönüllülüğünüzden ötürü seveceğim. Orada, sizlerle kalmak istediğini kulaklarımla duysaydım için daha rahat olacaktım ya neyse. Allah’a emanet olun” yazmıştı. 

Yasemin’in dedesi ile babamın dedesi askerde tanışmış, kan kardeşi olmuşlar. İkisi de gurbet ellerde dolanmış, uzunca bir süre şehir şehir gezmiş, karayolu inşaatlarında çalışmışlar. Huzur apartmanındaki bu dairelerin sahibi olmak için didinip durmuşlar. Aynı ağanın iki kızına sevdalanmışlar, aynı gece kızları kaçırmışlar. Düğünleri de aynı vakit olmuş. Babamın dedesi hatununu kaybedince duramamış İstanbul’larda. Ayrılmışlar ama hep mektup yazmışlar birbirlerine. Yasemin her gece uyumadan önce bir tanesini çıkartır tahta sandıktan ve yüksek sesle okurdu bana. Yasemin, ne güzel sesliydi. Ne güzel konuşur, anlatır, okurdu. 

Bizim maceramız böyle başladı Yasemin ile. Ben onu tanıdığımda o üniversiteli asi bir kadındı. Kadındı ama erkek gibi giyinir, onlar gibi konuşurdu. Uzun saçlarını onlar gibi tarar, ensesinden böler, omzunun iki yanından göğüslerinin üzerinde sallandırırdı. Yeşil bir parkası, bordo bir atkısı vardı. Aynı atkıdan bana da ördü daha sonra. Ama benim hiç parkam olmadı. Elinde kitabı, defteri, T cetveli, sırtında çizimlerini taşıdığı boru benzeri bir şeyle okula giderken, gözlüğünü sokağın sonunda takardı gözüne. Mimarlık okuyordu. Ne çıkacaksın diye sorduğumda Mimar demişti de ne iş yapardı mimar dedikleri? Evler, köprüler yapacağım demişti. Salonun ortasında ışıklı, yarım dikine duran bir masada sabahlardı çoğu geceler. Benim ders çalıştığım masada yemek de yerdik, düz dururdu. Onun masasında bardak koysan durmazdı. Ne güzel bir kadındı Yasemin, dümdüz sarı saçları dökülürdü masanın üstüne çizimlerini yaparken.

Yirmi birindeydi benim vasim olduğunda. Çoğu arkadaşımın anası yaşındaydı. Beni ilkokula kaydettirmeye gittiğinde babamın ona gönderdiği resmî bir evrakı göstermişti de inandırabilmişti müdürü. Burnunun ucunda duran gözlüğün üstünden Yasemin’e, altından bana bakmış, cıkcıklamıştı nedense. Her akşam okul çıkışına gelirdi beni almaya. El ele tutuşur eve yürürdük birlikte. Konuşacak, anlatacak ne çok şeyi vardı. Büyüdükçe ona benzedim ben de. Benim de konuşacak öyle çok şeyim olmuştu ki bir süre sonra. Mutfakta, birlikte akşam yemeğini hazırlarken de sürerdi sohbetimiz. Akşam yemeğine asla yalnız oturmazdık. Üst kattaki Halit Albay ile karşı komşumuz Neriman Hanım teyze olurdu mutlaka. Yasemin’in amcasıydı Halit Albay, babamın kiracısıydı Neriman Teyze. Evli değillerdi ama Karı koca gibi sevdalı bakarlardı birbirlerinin gözlerine. Önce Halit Albayı kaybettik, sonra Neriman gitti. O ölünce bir daha kimse oturmadı uzunca bir süre o dairede. Sonra daireyi birlikte yeniledik Yasemin’le. Onun uçuk kaçık fikirleriyle kırdık döktük, bütün evi değiştirdik. Bazı işleri yaptırmak için usta tuttuğumuz oldu ama çoğu zaman ikimiz çalıştık. O usta, ben ise yamağıydım her zaman. Getir, götür, tut işleri bendeydi. “On sekiz yaşına girdiğinde kendi evinde oturacaksın, çılgın bir parti vereceğiz bu evde, arkadaşlarını davet edebilirsin” demişti. Yasemin evlenmemişti ama hep bir özel arkadaşı olurdu hayatında. Kimseye bağlı kalamayacağını söyler, evlilik tekliflerini kabul etmezdi. Israr eden olursa çıkartırdı hayatından. Yasemin ne kararlı bir kadındı. Ne çok sevilirdi, en çok da benim tarafımdan.

Yetiştiremedik. Daireye onu tanıdığım yaşındaki yaşıma girdiğimde taşındım. Taşındım taşınmasına ama yine birlikteydik. Sadece ayrı odalarda uyumak yerine, ayrı evlerde uyumaya başlamıştık. Akademik kariyer yapmaya karar verdiğinden uzun saatlerini üniversitede geçirirdi. Ama onu almaya gittiğim günlerde, evraklarını çantasına tıkıştırır, evde çalışmak niyetiyle erken çıkardı. Uzun soluklu o yürüyüşlerimizde konuşurduk uzun uzun. Hukuk okumamın en büyük sebebidir Yasemin. Mezun olduktan sonra hâkim olmak istediğimi bu yürüyüşlerin birinde anlatmıştım. Sesi titremişti. ‘Mecburi hizmetin olacak, biliyorsun değil mi? Yurdun her köşesinde çalışmaya hazır mısın?’ diye sorarken aklından bin türlü fikir geçirdiğini gizleyememişti. Tedirginliğini ele veriyordu dalgın bakışları. “Umarım mimarlık fakültesi olan bir üniversite şehrine atanırsın da, ayrılmak zorunda kalmayız.” demişti. “Ben kıdemliyim, istediğim şehre naklimi aldırırım ama sen bir süre rüzgârda sürüklenen yaprak misali dolaşmak zorunda kalabilirsin.” Mezun olduktan sonra yüksek lisans kararı aldığımı söylediğimde sevinmişti, birlikte kafaları çekmiştik. Yasemin ne güzel severdi beni, benim onu sevdiğim gibi.

Okumayı, yazmayı öğrettiği gibi hayatın cilvelerini de öğretmişti bana. Mutfak sohbetlerimiz bizim hayat dersliğimizdi. Ben büyüdükçe o yaşlanıyordu. Ama sadece teni kırışıyor, saçı kırlaşıyordu. Gözlerinin içindeki ışıltı ilk gördüğüm gün nasılsa öyleydi. Babam öldüğünde dokuz yaşındaydım. Omzunda ağlarken, “ben babamı hiç tanımadım, annem de beni hiç tanımadı. Gitti gâvurun biriyle evlendi, beni bir kez olsun bile arayıp sormadı.” diyerek teselli etmişti beni. O gün ‘bana abla deme, Yasemin de’ demişti. Benden on dört yaş büyüktü, çok zor geldi ona Yasemin demek ama Yasemin ne güzel efendim derdi. 

İlk mektubumu babama yazarken yanı başımdaydı, ilk sevgilim beni terk ettiğinde de yanı başımdaydı. İlk şark hizmetim için Kars’a giderken ikimiz de hıçkırıklara boğulmuştuk. Birbirimize yazdıklarımız günlük formatında ama roman tadında mektuplardı. Benim gibi onun da her sayfasını özenle sakladığını tahmin etmezdim ama şahit oldum. İlk görevimde beni yalnız bıraktı çünkü benim güçlü bir kadın olmam gerekiyordu. Ama daha sonraki her atamamı onun ataması takip etti. Profesör olması yedi yıl gecikse de benimle diyar diyar gezdi. Yedi yaşımda ona emanet edildiğimde söz verdiği üzere her yaz beni köye, babamın yanına kendisi götürür, sonbaharda almaya yine kendisi gelirdi. Yolculuğu bensiz yaparken otobüs, Benimle yaparken tren kullanırdı. Beraber yaptığımız yolculuklar birbirimizi daha iyi tanımamıza sebep olmuştu. Hem birbirimize hem de kendi benliğimize yaptığımız yolculuk gibiydi sohbetlerimiz. Araştırmalarını, makalelerini bu yolculuklarda okuyordu bana. Yazdığı iki tane de kitap vardı. Yayın evinin üniversitede düzenlediği imza gününde, yüzlerce kişinin uzun kuyruklar oluşturduğu o sıraları bekletmişti bana, imzalı kitapları için. Sıranın bana ulaşması heyecanını yaşamak istermiş. Yasemin ne özel severdi beni, durup dinlenmeden, bazen de benim gibi bekleye bekleye severdi.

Ağır Ceza Hâkimliği uzun vakitler çalışmamı gerektirdiğinden sohbetlerimiz kısalmıştı. Yine de mutfak ve yemek sohbetimizden asla vazgeçmedik. İş dönüşü yürüyüşlerimiz, benim görevim münasebetiyle tahsis edilen araca devretmişti yerini. Sürekli oturmaktan ben daha bir hantallaşmış, daha hızlı yaşlanmıştım. O emekli olmasına rağmen, şantiyelerde çalışmaya devam ediyordu. Masa başında oturması istense de tarihi eser restorasyonu uzmanlığı ve Yasemin titizliği sebebiyle şantiyeden çıkmıyordu. 

O sarışın, ben esmer olmamıza rağmen herkes bizi sima en benzetirdi. Küçük yaşımda kızınız mı, genç yaşımda kardeşiniz mi? diye sorarlardı Yasemin’e. Yaş kemale erişip de ellerimiz buruşup, yüzümüz kırışınca, bir de saçlarımıza aklar düşünce, hiç boyamadığımız saçlarımızdan ötürü birbirimizin kopyasına dönüşmüştük. Büyük babalarımız can dosttu, kan kardeşi, asker arkadaşıydı ama asıl bizi bağlayan büyük ninelerimizdi. Yasemin on yedisinde, Çiğdem ise on altısında, İstanbullu Ayaz Ağa’nın, sarışın mavi gözlü, alımlı dört kızından ikisiydi ve sevdaları uğruna baba ocağını terk etmişlerdi. Babaları kudretli ağa olmasına rağmen, kızlarına kıyamamış, barış için ziyarete giden aracıları boş çevirmemişti. Düğün dernekle evlendirmişti iki kızını ve iki damadından birine arazilerini yönetme işini, diğerine ise sebze ve balık hallerinin idaresini vermişti. Çiğdem çok genç yaşta, yirmi birinde öldüğünde, geride gözü yaşlı bir koca, bir kız, bir erkek iki evlat bırakmış. Mustafa dede Çiğdem’in yokluğunda İstanbul’a sığamamış, çocuklarını da alıp memleketine dönmüş. Ahmet onun oğlu, benim de babamın babası olan dedemdi. Bana dedemin annesinin adını koymuşlar. Tıpkı Yasemin’ e koydukları gibi, o da dedesinin annesinin adını taşımakta. Birbirini seven iki kardeş, birbirini kardeş gibi seven iki adamla evlenmiş. Yıllar sonra bizim karşılaşmamızda o tanıdık sevgi yeniden uyanmıştı. Yasemin beni öylesine güzel severdi, benim onu sevdiğim gibi.

Emekli olmadan önce, son görev yerim İstanbul’du ve dört yıl burada görev yapacaktım. Yaşımı doldurup da emekliliğimi hak ettikten sonra bir gün bile çalışmayı düşünmüyordum. Yasemin ise yetmişine merdiven dayamış olmasına rağmen şantiye şantiye dolaşmaya devam ediyordu. Eskisi gibi konuşacak takatimizin kalmayışı ileri yaşımızdan mı, yoksa başka bir sebepten mi bilemiyorum; suskunlaşmıştı Yasemin. İçine kapanmış, eskisi gibi gülmez olmuştu son günlerde. Defalarca sormama rağmen, gözlerini kaçırdığı yetmezmiş gibi suskunluğu ile cezalandırıyordu sanki beni. Bir gece yemek sonrası koltukta uyuyakalmıştı Yasemin, ben de uyanmasını beklerken bir dava dosyasını inceliyordum masada oturmuş. Bir anda çığlık attı, “Asla! Asla!” dedi. Kafamı çevirdiğimde elini kolunu tehditkâr şekilde sallıyor ve “bu raporu imzalamayı reddediyorum, ısrar ederseniz şikâyet ederim” diyordu. Yanına gidip, başını okşamak için dokunduğumda resmen saldırdı bana, zor zapt ettim. Benim, onun omzunda çok ağladığım olmuştur ama o gece Yasemin ilk defa omzumda ağladı. Yüksek sesle, hıçkıra hıçkıra ağladı. Israrlarıma dayanamayıp anlatmaya başladı. Fener’de, Balat civarında ortalama dört yüz yıllık iki köşkün yenileme ve güçlendirme projesini yönetiyordu. Köşklerden birinin yirmi bir mirasçısı, diğerinin ise iki miras yedisi varmış. Sırt sırta olan bu iki köşkün yenileme projesi birlikte onaylanmış fakat taraflardan biri yenilemeden yana değilmiş. Yıkıp yerine otel dikmek için akla hayale gelmeyen çakallıklar ile projeyi sabote ediyormuş. Her ne kadar onlara pabuç bırakmasa da tehdit edildiğini söylerken hıçkırıkları derinleşti. Hemen suç duyurusunda bulunmamız gerektiğini, sabah ilk iş adliyeye beraber gideceğimizi söylediğimde kabul etmedi. Konuşur ikna ederim gerek yok dedi. Onu öptüm ve uyumak için eve geçtim.

Pijamalarımı giymiş, yatağa girmiştim ama endişe uykumu kovalamıştı bir kere. Bir süre dolaştım evde, sonra yatağa girdim. Döndüm durdum yatağımda sonra dalmışım. Sabah gün ışımak üzereyken kulakları sağır eden bir fren, ardından bir çarpma sesiyle sıçradım yataktan. Moda’nın daracık ve tek yön sokaklarından birinde oturduğumuzdan bu saatler sakin olurdu. Nedense bu çarpışma rutinin dışında bir durumdu. Pencereye yöneldim, perdeyi çekerken silah sesleri yankılandı boş sokakta. Sonra arabaların kapıları açıldı, kapandı. Alarmlar ötmeye başladı. Bir adam sokakta acıdan feryat ediyordu. Hemen telefona koşup, 155’i aradım. Hızlıca ihbarımı yaparken apartmandaki gürültüler artmaya başlamıştı. Telefonu kapatıp, meraklı kalabalık için söylendim kendi kendime. Sarhoşun biri yolu denk getirememiş, park halindeki bir araca çarpmış olmalıydı. Ya da sabahın ilk saatlerinde yolun boş olduğunu hesaplayarak ters yönden sokağa giren başka bir araçla çarpışan birileri külhanbeyi rolüne bürünmüş olmalıydı. Haklı haksız bakmadan silahına davranmıştı besbelli.

Sabahlığımı üzerime geçirip, kahve makinesinin düğmesine dokundum. Su ısınınca fincanıma biraz kahve alıp, anahtarı ve telefonu cebime atıp Yasemin’e gitmek üzere kapıya yaklaştım. Apartmandaki seslerin daha da çoğaldığını ve ayak seslerindeki telaşı fark ettim. Dışarı çıkmak üzere kapıyı açmam ile karşılaştığım görüntü kanımı dondurdu. Elli yıl önce; boyası dökülen yerleri yeşermiş, gâvur ölüsü gibi ağır ama bir o kadar güvenli, devasa kapısı dökme demirden bu apartmana ilk adımı attığımda beni şen kahkahaları ile karşılayan o kadının yasemin kokulu bedenini ceset torbasına koyuyorlardı. Sol elinin orta parmağına taktığı Firuze yüzüğü görünce beynimden vurulmuşa döndüm. Hızlıca bir hamleyle üzerine kapanıp sarıldığımda sıcacıktı Yasemin. İkimizin de sol elimizin orta parmağına taktığı, benim Firuze, onun ise turkuaz diye inatlaştığımız yüzüklerimizin takımı olan kolyesine kan bulaşmıştı. Benim yüzüğüme takım kolyem yoktu. Ayaz Ağa’nın anasından kalma o Firuze taşları bölüşmüş, ben koluma bileklik yaptırmıştım, o ise boynuna kolye. Yasemin ne güzel severdi beni, benim onu sevdiğim, ikimizin maviyi sevdiği gibi…

“Neden? Ne oldu? Neden?” den başka bir söz çıkmıyordu ağzımdan. O sırada ellerine kelepçe takılan o çocuğu gördüm. Polis arabasına oturtuluyordu. Komiserin yanıma gelip durumu açıklaması birkaç dakika sürdü. ‘Bu adam bir sabıkalı, arazi mafyasının aranan tetikçilerinden biridir. Maktul gayrimenkul zengini miydi?’ diye sordu laf arasında. Hayır dedim, tarihin bekçiliğini yapıyordu dedim.

Elli yıllık dostum, bütün garibanlığıma son veren yasemin kokulu o kadın elli metrekarelik tarihi bir köşkü yaşatmak uğruna can vermişti. Onun ideolojik savaşı, birilerinin inine çomak sokmuştu demek ki. Sabah birlikte adliyeye gidecektik. Beklemedi beni, onların sabah olmasını beklemediği gibi. Geçmişim gidiyordu, çocukluğum gidiyordu. Benden onu bu şekilde almaları mı gerekiyordu? Hayatımın en zor ayrılığını mı yaşayacaktım bu apartman aralığında? Yasemin ne güzel severdi beni. Ne güzel yaşatmıştı elli yılı. Ne güzel yaşamıştık beraber.

Babamın “yeni şeyler öğrensin ama örfüne, atasına sahip çıksın” diye yazdığı Yasemin mi ölmüştü? Yoksa benimle birlikte diyar diyar gezen Yasemin miydi bu giden? Elli yıllık dostum, kardeşim, kapı komşum, hayat arkadaşım ölmüştü. Hayatımın Yasemin kokulu tüm anları tükendi onun gidişiyle. Yasemin kokulu anılarıma sarılma vaktine eriştim o sabah. Güzel günlerim yasemin kokardı benim. Şimdi ise onun yokluğunda ilk yolculuğumdayım. Onun bensiz gidişine inat, onunla ilgili herşeyi yüklendim ve elli yıl önce terk ettiğim o dağlarda tekrar köklenmek üzere köyüme yollandım. Yaşasaydın birlikte yapacaktık bu dönüşü. Sen bensiz İstanbul’da kalırsan, ben sensiz yayla köyüne dönmez miyim? Dedemin döküntü evinin bahçesinin bir tarafına yasemin dikmez miyim? Senin çiğdem ekeceğin tarafa gömülmek istediğimi yazacağım vasiyetime. Belki yasemin kokulu o bahçede senle tekrar buluşma şansım olur. Belki hiç ayrılmayan köklerimiz o topraklarda yeniden can bulur. “Bir bahçe bitkisi olan yasemin, balkonlarda, saksılarda da yetiştirilebilir. En çok kış sonunda ve bahar başında çiçeklenir. Yazın daha az çiçek açmaya devam eder.” demiştin o saksıyı yerleştirirken balkonuma. “Çiğdemler ise doğada özgür yeşerir, hem ilkbaharda hem sonbaharda çiçeklenirler” demiştin. Günün birinde köyümüze dönerken yanımızda götürecektik bu saksıları ve birbirimizin evlerinin önüne dikecektik çiçeklerimizi. Çiğdem’lerin asi, özgür ve renkli duruşuna Yasemin’lerimizin efsane kokusu karışacaktı. Ne güzel severdik birbirimizi be Yasemin. Seni sevmeyi beni severken öğrendim mis kokulum. Hayat yolculuğumun en güzel yıllarını bana yaşattığın ve garipliğimi unutturduğun için sevmedim seni. Beni nedensiz sevdiğin için sevdim. En güzel yıllarımı yasemin kokuttuğun için…

23.01.2017 Fatma ALTUN

error: Paylaşmak için izin aldın mı???