Eskidendi

 

Seksenlerin başıydı, sanırım 1981 kışı. Sobanın etrafında oturup patates közlediğimiz bir gece babam elinde bu televizyonla çıkageldi. Annem, “ne gerek vardı” dedi. Babamın yaptığı her şeyin mutlaka bir sebebi vardı. Şimdi olmazsa sonra olurdu. O an işlemiyor gibi görünse de sonrasında işimize yarayacak bir planı vardı her zaman. Çoğu evde televizyonun olmadığı yıllardı o yıllar ve zor zamanlardı. Bizdeyse salonun (aynı zamanda mutfaktı) baş köşesinde duran, akşamdan akşama üzerindeki dantel örtüyü açtığımız ve o çalıştığında zamanın durduğu, herkesin sustuğu kocaman bir televizyon vardı. Bu küçücük ama bir o kadar da sevimli olan televizyonun gelme sebebi bir hafta sonra anlaşıldı. Evde börekler, açılıyor, tatlılar yapılıyor, sarmalar sarılıyordu. Çocuktuk, evdeki telaşı anlamıyorduk ancak bizler de  ortamın ritmine uygun koşturuyorduk etrafta. Ayak altında dolaşmayalım, evin orta yerinde gürül gürül yanan sobada yanmayalım diye bizi avluya attılar. Dışarısı çok soğuktu ama yine de bahçeye kovalanmıştık. Hava kararmaya yakın birer ikişer komşular gelmeye başladığında bizi de içeri aldılar. Buz gibi ellerimizi sobaya uzatınca parmaklarımız karıncalanmaya, soğuktan kızarmış burunlarımız akmaya başladığında banyoya sürüklendik annem tarafından. Yıkandık, paklandık ve en yeni elbiselerimizi giyindik. Neler oluyordu? 

İki katlı evimizin alt katında kocaman bir mutfak ki aynı zamanda oturma odamızdı, hemen yanında babaannemin yatak odası vardı. Üst katta ise biri tamamlanmamış üç yatak odası. Tahta merdivenle çıkılıyordu üst kata. Evin kapısından girdiğimizde bizlerin xaati dediği sofadan yukarı çıkılıyor, soldan alt kata giriliyordu. Sağ tarafta şimdinin şöminesine benzeyen ama çok işlevli bir açık ocak vardı. Hem yemekler pişirilir hem de bütün ev ısınırdı yandığında.   Genellikle kuzine kullanılırdı bizim evde fakat ara sıra ocağın yakıldığı da olurdu. O gece ise ocak yakılmıştı ve dolayısıyla evdeki bütün kapılar açıktı. 

Mutfağın ortasında uzun bir sofra kurulmuş, bir sürü sandalye dizilmişti etrafına. Üzerinde çeşit çeşit yemekler, börekler, kekler, tatlılar vardı. Gelen misafirlerin ellerindeki tabaklar, tepsiler de masaya konulmuştu. Çocuktuk, çok heyecanlanmıştık. Masadaki her şey şahane görünüyordu. Annemin sesiyle kendimize keldik, babaannemin odasına gitmemizi söylüyordu. Öf, yine mahrum kalacaktık eğlenceden, yiyeceklerden diye düşünürken gördük ki babam yapmış yine yapacağını. Normalde misafir geldiğinde erkenden yemeklerimizi yer, odalarımıza çekilirdik. Büyükler sohbet ederken kalabalık etmezdik. Ama o gece farklıydı. Babaannemin odasına büyüklerin sofrasına benzer sofranın minyatürü kurulmuştu. Televizyonun minyatürü de köşede duruyordu ve çalışıyordu.

Yaşasın…

1981 yılbaşı gecesiydi.

Eskidendi çok eskiden…

O gece neredeyse bütün köy bizde toplanmıştı. Yenilecek, içilecek ve televizyonda dansöz izlenecekti. Üstelik o gece ilk defa renkli göreceklerdi televizyondakileri. Babam bu özel gecede biz çocukları da düşünmüş ve bizim için küçük, sevimli bir televizyon almıştı. Ben o televizyonla tanıştığımda sekiz yaşımdaydım ama hem üniversite yıllarımda hem de çalışmaya başladığım ilk yıllarda bana eşlik etti. Çabuk vazgeçmediklerimdendi. Renkli hayatımın en özel siyah beyazıydı. Siyah beyaz filmleri izlediğim en renkli televizyonumdu. Sarısına hâlâ hayranım.

error: Paylaşmak için izin aldın mı???