Düş

Düş

Sabahın çok erken saatlerinde uyanmıştı ve kuş cıvıltıları eşliğinde kahvesini yudumluyordu. Hayatının büyük bir kısmını geride bırakmış gibi hissetmesinin sebebi son zamanlarda yaşadıklarıydı. Kırk yaşına girme arifesindeydi ve yapılacaklar listesini hazırlama zamanı gelmiş de geçiyordu. Aslında bu listeyi kırk olmadan hazırlaması gerektiğini yırtık bir gazete parçasında okumuştu yıllar önce. Sürekli dar boğaz içerisinde sürdürülen bir yaşamdı onunkisi. Ve doğal olarak kurduğu hayallerine tutunmak ona keyif verse de, böyle bir listesi yazmaya kalktığında listenin uzayacağını ve ulaşılmazlık içereceğini biliyordu. Neyse ki hayaller kurulurken gerçekleşmesi çok da önemli değildi ama sonrasında gerçek olması insanın mutluluğunu katlayabiliyordu. Onun yaşama dört elle sarılmasına olanak sağlayabiliyordu.

 

Yaşıtları gibi evlenip yuva kurmamıştı, çocuğu yoktu. Hatta çok uzun zamandır âşık bile değildi. Kurulu bir makine gibi sadece işine odaklanmış, ev ve ofis arasında bir hayat sürdürüyordu. Taşınmak zorunda kaldığı o günlerde işinde de huzursuzluk yaşıyor, üstüne üstlük bir de sağlık sorunları ile uğraşıyordu. Öncelikle hangisiyle savaşması gerektiğini bilememişti. Hayatta her şey üst üste gelmişse “bu benim güçlü biri olduğumu gösterir” diye telkinde bulunuyordu kendi kendine. Ancak yüreğinde hissettiği ince bir sızı kafasında isyan sinyalleri vermeye başlamıştı. Yalnız bir kadındı. Yapayalnız bir kadın. Kimse onun gibi düşünmüyor, onun isteklerine kulak asmıyordu. O ise herkesi, her şeyi düşünmek zorunda hissediyordu. Kendisinden başka herkesi de düşünmeyi beceriyordu. Beceremediği tek şey kendisiyle ilgiliydi.

 

Sert bir kahvenin kokusuyla uyandı beyni önce. Dumanı üstünde sade kahve gibisi yoktu onun için. Kokusunda hayalleri vardı, umutları vardı. Gözlerini yumar, fincanı avuç içine hapsederek bir süre kokusunda tadardı kahvesini her sabahki gibi. Sonra bir yudum alır ve enfes bir keyifle radyodan yükselen müziğe bırakırdı kendisini. Birkaç saniye süren bu selamlaşma bütün gün onun zinde kalmasına destek oluyordu. Hele bugün daha fazlasına ihtiyaç duyabilirdi. Bugün günlerden en zoru yaşanabilirdi. Doktorunun “ivedilikle yaptırman lazım” dediği tetkiklerin sonuçlarını alacak ve endişelerine son verecekti. Ya da yeni endişelerle yeni yolculuklara hazırlayacaktı kendini.

Pamuklu ketenden, incecik kumaşı olan o elbiseyi tatilde giymek üzere satın almıştı. Kumsalda çıplak ayak yürürken üzerinde sadece o elbise olacaktı. Belki bir hasır şapka ile tamamlayacaktı kıyafetini. İçinde soğuk su matarası, kitap, güneş koruyucu krem ve bir de havlu bulunan kumaş bir çanta ile güzergâhı belirsiz yürüyüşlere çıkacaktı. Yorulduğu yerde kumlara sereceği havluda nefeslenecekti belki. Oysa şu an yatağın üzerinde serili elbiseye bakarken yarının bir garantisi olmadığı için ertelediği tüm istekleri, beklettiği tüm heyecanları kafasında büyük bir karmaşa yaratıyordu. Beyazı oldum olası sevmişti ama giymek için her zaman bir erteleme sebebi bulabilmişti. Bu sefer ertelemeyecekti. On dokuz Mayıs’tan önce de olsa beyaz elbisesini giyecekti. Kahvesinden bir yudum daha aldı ve kafasındaki cümbüş bir anlığına duraksadı. Duşunu alıp hızlıca çıkarsa sahilde kahvaltı etmek için vakit yaratabilirdi. Sonrasında sakince kliniğe gider, sonuçlarını alır, oradan da doktoruna gidebilirdi. Her şey planladığı gibi giderse öğleden önce bütün işlerini halletmiş ve eve dönmeden önce taksimde biraz vakit geçirme şansı yakalayabilirdi. “Evet, evet hızlıca duş almalıyım” diyerek ayaklandı. Evde yalnızdı. Annesi yazlıkta, kardeşi ve onun müstakbel eşi de oradaydı. Özgürce dağıttığı evde yere saçılmış eşyaların üzerine basarak hazırlandı ve aynı dağınıklığa eklenen yeni parçalarla evi terk edercesine ardında bırakarak kapıyı kilitledi. Arabasına bindi, kısa süre içersinde köprü trafiğinin ortasındaydı ve radyodaki şarkıya eşlik eder haldeydi. Anadolu yakasından Avrupa yakasına geçmek için Boğaziçi Köprüsü’ nü kullanmayı tercih etmiş, çünkü evi köprüye girebileceği son sapağa yakındı. Boğazı geçer geçmez ilk sapaktan da Beşiktaş sahiline yönlenip, herkesin işe gittiği saatlerin sakinliğinde denize karşı bir mekânda kahvaltı etme isteği duyuyordu. Sabahın erken saatleriydi, trafiğin yoğunlaşmaya başladığı saatler. Tahmin ettiğinden daha kısa bir sürede varmak istediği noktaya ulaştığı için kendisini şanslı hissetmişti. Çayın cam bardaktaki rengine bakıp iç çekti. Tabağındaki peynir, zeytin ve yumurtayla tıka basa doyurdu karnını. Alacağı haberler daha sonrasında iştah bırakmayabilirdi onda, her şeye hazırlıklı olmalıydı. Zaten her zaman her şeye hazırlıklı değil miydi hayatı boyunca. Tevekkül. Her zaman her şeyin Tanrı’dan geldiğini kabul eder ve ona göre davranırdı. Her ne kadar isyankâr halleri de olsa, herkes onun için dik başlı da dese, o kendini bilirdi.

Arabasını sahilde bırakıp yürüdü biraz. Rüzgârın esintisiyle dağıtmaya çalıştı düşüncelerini. İstanbul, boğazın tadını çıkaranlar için keyifli bir şehirdi ne de olsa. İşlerine ulaşmak için trafik keşmekeşinde boğuşan insanlar, gri yolların kenarında yükselen gri gökdelenlerin çirkinliklerini bir nebze olsun yok etme çabasında olan çiçekleri, bahçe tasarımlarını bile görmeyebiliyordu. Bir yanda boğaz, bir yanda çiçeklerle bezenmiş parklar ve ortasında gıdım ilerlemeyen araç trafiğinin yanında sessizce yürürken mırıldandı birden. “Kalp kırıklıklarım var elbet ama bu bir şeyler denediğimi gösterir. Başarmış olmayı dilerdim evet ancak olmadı. Yine de denememiş olmak başarısız olmaktan daha beter bir durum.” Oturup şapkasını önüne koyma zamanı gelmişti sanırım ve affetmek için sirenler çalmaya başlamıştı. Hayat öylesine özensiz seçimlerle böylesine istemsizce yaşanmazdı. Hayat ona verilmiş bir hediye değil hak edişti. Derin bir nefes aldı, bir süre içinde tuttu ve bıraktı. (oooohhhhh) Şimdi düşünmek için değil yaşamak için vakit ayırmalıydı kendine. Durdu. Etrafına bakındı. Arabadan oldukça uzaklaştığını fark etti. Geri döndü ve rüzgârın arkasında kalışının keyfiyle yürüdü. Artık trafik rahatlamış, yollar tenhalaşmıştı. Aracına binip müziğin sesini sonuna kadar açtı. Radyoda Teoman çalıyordu. Tam isabet bir şarkı diye düşündü ve şarkıya eşlik etti bağıra çağıra.

“Bunlar güzel günlerimiz, Daha beter olacak her şey

Dünya zaten yalan dolan, Kaderden kaçamaz insan

Vurulmuş kalbinin ortasından

Aynaya bakmam kendimi bilmem, Hayat acıtınca dünyayı sevmem

Ne yazık ki tek tabanca, Serseri doğdum serseri ölecem”

Kliniğin önüne gelmiş ve arabasını park etmişti. Bir süre daha sessizce oturdu. Artık geciktirmenin bir yararı yoktu. Bir an önce sonuçla karşılaması gerekiyordu. Keskin bir dönemeç öncesindeydi ve savrulmak istemiyordu. Bu yüzden yavaşladı. Yavaşlaması gerekiyordu ve yavaşladı.

Otomatik cam kapının tıslama sesiyle irkildi. Soldaki bankoya yöneldi ve randevusunu teyit etti. Doktorun odasına kadar ona eşlik edecek olan kızcağız laboratuardan sonuçları kendisinin alacağını söylediğinde mutlu olmuştu. Hiç anlamadığı sonuçlara bakıp, hiç bilmediği endişelere kapılmaktan kurtulmuştu. Kaderinin yazıldığı kâğıtlar birinin elinden başka birinin eline geçerken izledi. Doktor hımlayarak inceledi sonuçları ve “ekstra tahlillere ihtiyaç duyabiliriz ancak kesin olan bir şey var ki maalesef korktuğumuz sonuca ulaşmış durumdayız” dedi. “Bu tetkikler ve biyopsi sonucu Kanser olduğunuzu teyit ediyor ama emin olmak için ayrıca MR isteyeceğim.” Ne kadar da normal bir cümle kurmuştu doktor. Soğuk algınlığı olmuşsunuz, adaçayı ile gargara yapın der gibiydi sözleri. Yüzünde hafif bir tebessümle “korkulacak bir şey yok, artık tıbben çok daha şanslı olduğumuzu söyleyebilirim” diye ekledi. Ondan sadece stresten uzak durmasını, moralini yüksek tutmasını ve birlikte belirleyecekleri yol haritasına uygun hareket etmesini istedi. Evet, insana kendini kötü hissettirebilecek türden bir tanı kanser ama artık tedavisi mümkün oranlarının yüksek olması memnuniyet verici. Tedavi süreci biraz sancılı geçebileceğinden titiz bir çalışma gerektiriyor ancak dikkat edilirse kolaylıkla üstesinden gelebilecekleri konusunda hem fikirler.

 

Ve sonunda liste yazılmaya başlandı… Öncelikle karşı karşıya olduğu üç durumla ilgili üçer kişiyle el sıkışması gerekiyordu.

 

Bu durumlardan biri ve en önemlisi sağlığıydı ve tedavisi için ameliyatı yapacak cerrah ile el sıkıştılar ilk olarak. İkinci el sıkışma kemoterapiyi yapacak olan Medikal Onkolog ileydi. Ve üçüncüsü ışın tedavisi sürecini yürütecek doktorla. Bu yol çok uzun ve hırpalayıcıydı. En iyileriyle çalışmak işini kolaylaştıracaktı.

 

Durumlardan ikincisi olan taşınma mevzuunda ilk el sıkışmasını yeni dairesinin ev sahibesiyle yaptı. İkincisi nakliye şirketiyle ve üçüncüsü vedalaştığı evin sahibiyleydi. Ev onun için huzurlu bir yaşam alanı yaratma zorunluluğunun en önemli parçasını oluşturuyordu. Sadece barınma alanı değil asıl iyileşme alanı olacaktı.

 

 

Üçüncü durum ise uzun yıllardır kendisini esir almış şirketten uzaklaşma kararıyla ilgiliydi. İlişiğini kesmek üzere yazdığı istifasını şirketine yazılı iletmek zorunluluğu sebebiyle gittiği noter kâtibiyle el sıkıştı. Sonra şirket avukatıyla ve son olarak da şirket sahibiyle el sıkıştılar. Hayatının büyük bir bölümünü dolduran alanı kendi isteğiyle boşaltmıştı sonunda. Boş alanlar rahatlama yaratırdı nasıl olsa. Daha sonra gerekirse ya da isterse, istediği herhangi bir şey ile doldurabilirdi o boşluğu. Ve kesinlikle çok daha verimli sonuçlara ulaşılırdı.

 

Üç durumda, üçer kişiyle el sıkışmakla başlayan yeni hayatına başka bir sürü daha yenilik getirecekti. Eski hayatını tamamen değiştirmesi mümkün olmasa da köklü değişimlere hazırlamalıydı kendisini. Uzunca bir süre yalnız kalması gerekecekti. Kalabalıklardan uzakta bir süreç yürütecekti çünkü. Dostları, sevdikleriyle görüşecekti elbet ama zorunlu mesafeler de olacaktı. Çünkü tedavisi zorlu, sonuçları ağır olan bir hastalığı yenmek üzere bir başkaldırının arifesindeydi. Uzunca bir süre yeni evinin kendisi için dekore edilmiş yeni odasına sıkıştırılmış bir hayat yaşayacaktı. Hijyenik bir ortamda olması gerekiyordu ama asosyal de kalmamalıydı. Hayatını renklendirmek için listeye yeni el sıkışmalar eklendi.

 

Sabahları güneşin ilk ışıklarıyla aydınlanan yeni odasını yeni hayatı için dekore etmekle başladı işe. Herkes kendi işini yapacaktı sonuçta. Ona düşen tek bir şey vardı, o da hayatı keyifle yaşamak. Odanın bir duvarına boydan boya dolap konuldu. Geneli beyaz ahşap, köşelerinde ceviz detaylar bulunan, kapısı raylı ve komple aynalı bir dolap. Ayna, hem gün ışığını odaya doldurmak hem de kendisini görmek için seçilmişti. Yatak ise odanın diğer duvarına, camın önüne konulmuştu. Bembeyaz nevresimler takılmış kuş tüyü yorgan ve yastıklarla donatılmış, üstünde bir yatak tepsisi, bir beyaz elbise ve taşınabilir bir bilgisayar duruyordu. Yatağın sağındaki cam yere kadardı. Açıldığında bir tabure, bir masa ve bir sürü saksının olduğu küçük ama yaşayan bir balkon karşılıyordu insanı. Sandalyenin üstünde bir battaniye, masanın üstünde mumlar, birkaç kitap vardı. Rüzgârı ve yağmuru engelleyen cam panolarla kapatılmış küçük balkon kış bahçesi tadındaydı.

 

Yatağın solunda dolap ve yatak arasında çekmeceli bir komedin ve üzerinde küçük bir gece lambası duruyordu. Ayrıca burada da birkaç kitap, bir tane mum ve bir müzik kutusu vardı. Müzikli kar küresi desek daha iyi. At arabası karda yol alıyor, arabacı kırbacını kaldırmış, arkada oturan bir çift. Adam takım elbise giymiş, üzerinde uzun, siyah pelerini var. Kadın yerlere kadar kırmızı bir elbise giymiş ve omuzlarında bir kürk… Adamın sol kolu kadını sarmalamış. Kadın başını adamın sol omzuna yaslamış. Kar küresi döndükçe at arabası hareket ediyor gibi. Havada uçuşan karların bir kısmı çam ağaçlarına sarılmış. Etraf ışıl ışıl. Kurulduğunda yaklaşık yirmi dakika boyunca Beethoven’in “Für Elise” si çalıyor.

 

Yatak başı, dolabın köşesinde kullanılan cevizden yapılma, önüne yastıklar dizilmiş. Yatağın tam karşısında yüz iki ekran televizyon. Televizyona bağlı uydu vericisi, dvd ve ses siteminin konulduğu ünite de beyaz ahşap ve cevizden. Alt raflarda kitaplar, yan raflarda cd’ler ve yine kitaplar. Yerde ayaklarının gömüldüğü türden pufidik, bembeyaz bir halı. Camda yine kar beyazı dantel tüller. Yerler ceviz parke. Kapının arkasındaki dolapta puzzle’lar, işlenecek etaminler, takı yapılacak boncukların bulunduğu kutular bulunuyor. Fotoğraf makinesi ve klasik gitarı hemen kapı ile televizyon ünitesi arasında duruyor. Her şey tam istendiği gibi. Çok küçük değil ama geniş de değil bir oda. Ve bir odada geçirilecek on ay.

 

“O beyaz elbiseyi yatağın üstünden kaldırmalı. Bir sonraki yaz giymek üzere yatağın altında saklamalı” diye geçirdi aklından. Onun yerine yatağın altındaki beyaz hırka çıkartılmalı ve mutfaktaki bardağı kapak olan sürahi de başucuna konulmalıydı. Küçük dünyası büyük hayalleriyle buluştu sonunda. Sevdiği herşey elinin altında, gözünün ucunda yer alırken yumuşacık yastıklara gömülecek kafasından geçenleri düşündü bir an. Uzun sürecek bir düş görmek için hazırdı herşey. Şimdi o beyaz yatağa uzanıp, beyaz yorganın altında huzurla uyuyacak ve uyandığında yatağın altına sakladığı beyaz elbisesini giyebilecek kadar zinde olacaktı. Yumdu gözlerini, daldı uykuya. Aylar sonra herşey bittiğinde yatağının başucundaki komedinin üzerinde duran pembe kapaklı defterin ilk sayfasında şunlar yazıyordu;

Göç

Fırtınanın etkisiyle parçalanmış gemiden geriye kalanlarla birlikte kumsalda boylu boyunca uzanmış, ağzı yüzü kum dolmuş, nefes almakta zorlanıyor ama gözlerini açacak gücü kendinde bulamıyordu. Denizin dün geceki halinden eser kalmamıştı ancak kumsalı döven dalgalar köpük köpük olmuş, fırtınadan geri kalanları sahile ulaştırıyordu. Kuma bulanmış kalıntıların üzerine güneş doğmuş, gecenin yaralarını ısıtmaya başlamıştı. Rüzgâr hafif hafif esiyor, incecik kumların eşyaların arasında ve üzerinde uçuşmasına aracılık ediyordu. Tuzun ve kumun kuruttuğu dudaklarını kıpırdattığında susamışlığını fark etti. Yutkunmak istedi ama başaramadı. Gözlerini aralamak için çabaladı. Sanki göz kapaklarının üzerinde on tonluk fil oturuyordu. Kirpikleri tuzdan birbirine yapışmıştı. Zorladı, zorladı ve başardı. Yepyeni bir güne, yepyeni bir kıyıda uyanmıştı. Zor olmuştu ama uyanmıştı. Dün gece fırtınanın tam ortasında dilediği gibi, kendisine ikinci bir şans daha verilmişti. Artık hayatının bir saniyesini bile harcamayacaktı, yaşayacaktı…

 

Hayatının en büyük sınavını vermişti. Sancıyla uyuduğu her gecenin sabahına ağrıyla uyandı on ay boyunca. Kâbuslar gördüğünde sıçradı uykularından ve düşlerine daldı. Vazgeçip gitmek yerine, diğer âleme göç etmek yerine kalmayı ve hayatı seçti. Hayatla düş arasında göç etmeyi seçti. O beyaz elbiseyi giyip, o kumsalda çıplak ayak, dans etmeyi seçti rüzgârla…

 

1 Mayıs 2017

Bir Kızılderili inanışına göre; Uykusuz kaldığımız gecelerin sebebi, bir başkasının rüyasında uyanık olmamızmış. Kanserle savaşan tüm kadınlara göç etmek yerine düş görmeleri dileğiyle…

 

 

Bir cevap yazın

error: Paylaşmak için izin aldın mı???