Dudaktaki Gülümseme

Kadın gözlerini kıstı, sağ kaşı hafifçe yukarı kalktı. Dudağının kenarında bir gülümseme belirdi. Konuşmaya başladığında sırtı dimdik olmuştu. “Elbette tatlım, sen öyle diyorsan” dedi. Dedi ama içinde kopan fırtınaya rağmen sakin kalmaya çalıştığı oldukça belli oluyor, ellerini koyacak yer bulamayışından anlaşılıyordu. Yine de dik durmaya devam etmeliydi, hatta aynı dik duruşuyla koridoru yürüyerek geçmeliydi. Çünkü buralara hiç de kolay gelmemişti. Kaç kişinin canı yanması gerekiyorsa yakılmış, kaç kişiyi harcamak gerekiyorsa harcamıştı. Vicdan azabı çekiyor muydu, hayır çekmiyordu. Neden çekecekti ki? Onlar salak olmasalardı. Tıkırtılar koridor boyunca her zamanki tempoda duyuldu. Halı kaplı zemine geçtiğinde ortam bir anda sessizleşmişti. Kafasındaki sesler o anda korkuttu onu. Herkesçe duyulacakmış gibi hissettirdi Halide’ye. Yedi yıldır hep bir korku taşırdı yüreğinde. Ekibe katılan her yeni kişiyle de o korku artardı. Halide her defasında üstesinden öyle ya da böyle gelirdi de bu sefer ona farklı hissettiren şeyin ne olduğunu çözmesi gerekiyordu. Odasının kapısını açarken sekreterine dönerek “kimseyi istemiyorum bugün, Halil usta geldiğinde haber ver yeter” demişti. “Ha bir de kahve makinesi bozulmuş, tamire gönder. Bana da sade bir kahve söyle, getirsinler” diye ekledi kapıyı kapatırken. Bu sorunu acil çözmeliydi. Otoritesini sarsacak bir asalak hayatını zehredebilirdi çünkü. Çözecekti çözmesine, yok edecek ya da sindirecekti diğerleri gibi. Ama bu sefer durumun çok daha farklı olduğu hissi vardı içinde. Masasına geçti, oturdu. Müziğin sesini birazcık yükseltti. Otuz yedinci katın şehre bakmayan camından dışarı daldırdı gözlerini. Varoşlardan kurtulamıyordu bir türlü. Kestanenin kabuğunu beğenmediği hikâye misali önünde duran manzara nefretle baktı.

Okulu kazanıp da bu şehre geldiğinde oradaki kahverengi karartının olduğu yerde, varoşlardaki çatısı çökük o evde, köylüleri Halil’in dayı kızının evinde kalmıştı bir süre. Okuldu, kayıttı derken yurda yerleşmesi uzun sürdüğü o dönemde babasıyla misafir olmuşlardı. Bu devirde kız kısmısı nasıl olur da büyük şehirde tek başına bırakılabilirdi ki? O da hiç kan bağı olmadığı halde bu insanlara emanet edilmişti. İşlemler tamamlanıp da yurda yerleşmiş olsa da hafta sonları, tatil günleri, bayramlarda bu evde kalması için zorlanmıştı. Hayallerine kavuşması için ödemesi gereken bedellerden biriydi sadece bu, katlanacaktı. Cuma akşamları okul sonrası gelir, pazartesi sabahı okula buradan giderdi. Eli kolu dolu gelir, dolu giderdi. Yıkanacak çamaşırlar yerine temiz çamaşırlar, boş kavanozlar yerine ise doluları konurdu çantasına. Bu çanta yüzünden bütün bir hafta sonu makbule ile evi kırkladıkları yetmezmiş gibi bir de Makbule’ nin dışarı yaptığı ütü işlerine yardım etmek zorunda kalırdı. İki satır kitap okumaya vakti bile kalmazdı. Aydınlatması olmayan odayı dört çocukla paylaşmak zorunda kaldığından mum ışığına bile hasret geceler geçirmişti. Sokak lambasının ışığı yatağına değseydi belki farklı olabilirdi ama genelde erkenden yatmak zorunda kalırdı. Çocukların sızana dek yataklarında azmaları yetmiyormuş gibi çoğu geceler zil zurna sarhoş gelen kocasının dayağından kaçan Makbule’nin titreyen bedeniyle paylaşıyordu nemden ıslanmış yatağını. O gecelerde karar vermişti. Asla buna benzer bir hayat yaşamayacaktı.

 

İkinci sınıfı bitirdiğinde köye gitmektense şehirde kalıp Makbule’ nin dediği o işe girecekti. Bütün bir yaz iyi çalışırsa okul başladığında gece vardiyasına geçirirlerdi belki. İncecik bilekleri şişene kadar cam siler, ciğerleri yanana kadar çamaşır suyu ile ovalardı klozetleri, lavaboları. Sonra odaları temizleyen Makbule’ ye yardıma gider, masaların tozlarını alırdı. Bazı masalar derli toplu bazıları ise dağınıktı. Hiçbir şeyin yerini değiştirmeyecek, neyi nereden almışsa oraya bırakacaktı. Aldığı tek talimat buydu. Yine de dayanamaz, kağıtları konularına göre evrak raflarına, kalemleri yerine koyardı. Masa üstünde duran dosyaları üst üste, yan yana sıralardı. Masalarda duran vazolardaki kurumuş çiçekleri atar, saksıları sulardı. Çöpe atmadan önce iyi durumdaki çiçekleri derler, toparladığı her masaya birer küçük çiçek bırakırdı. Genellikle bilgisayar ekranın yanında duran resim çerçevesinin önüne koyardı. Çerçevesiz masalarda klavyenin üzerine bırakırdı. Makbule her seferinde uyarırdı onu ama o devam ederdi farkını yaratmaya. Titiz olduğu için değil çömez olduğu için kat tuvaletleri ve mutfak temizliği ona kalmıştı. Yine de Halide’ ye söylenen farklıydı. Onun sayesinde temizlik şirketi sürekli övgüler alıyordu son zamanlarda. Makbule patronun odasını temizliyor, yanında her zaman ikinci bir kişiyi de çalıştırıyordu. Şirketin eskilerinden olduğu için mi yoksa evde gördüğü şiddetten mi bilinmez burada çok farklıydı Makbule. Aynı işleri hatta daha beterini evde yaparken farklı burada farklıydı. Sanki yaptığı iş temizlik değil de uzaya mekik fırlatmaktan önemli gibi çalışıyordu. Büyük patronun odasının sorumluluğu o yüzden ona verilmişti. Bir gün Hatice işe gelmedi. Erkeklerden de Hamza kazan dairesinde ilaçlama için görevlendirilmişti. Makbule hem camları silip hem odanın temizliğini tek başına bitiremezdi. O yüzden Halide’ yi yanına çağırdı. “Kız Halide! Sen bana yardım et bugün.” dedi. Halide uzun zamandır merak ettiği o kapıdan ilk defa geçtiğinde dudağı uçuklamıştı. Televizyonda gördüğü patron odalarına hiç benzemiyordu burası. Odanın bir köşesinde, cam kenarına yakın bir yerinde kocaman bir çiçek havuzu vardı. Tam önünde de deri koltuklardan oluşan bir oturma grubu vardı. Odanın diğer tarafında devasa bir masa, masanın arkası yere kadar camdı. Bu iki kısmın tam ortasında uzun ve ahşap bir toplantı masası bulunuyordu. Masanın etrafında dizili koltuklar da deri kaplıydı. Dar kısımlarındaki koltukların formu diğerlerinden biraz daha büyükçeydi. Masanın tam ortasına tavandan sarkan muhteşem bir avize vardı. Her koltuğun hizasında bir dosya, her iki dosya arasında bir sürahi ve ters çevrilmiş iki bardak duruyordu. Avizenin altına gelen kısımda canlı çiçek saksıları yer alıyordu. Öylesine sakin, öylesine muntazam döşenmişti ki her yer tertemiz duruyordu. Nereyi temizleyeceklerini düşündü. Yerler duvardan duvara halı kaplıydı. Elli kiloluk bedenini taşımakta zorlanmayan minik ayakları neredeyse görünmeyecek kadar gömülmüştü. “Susuz temizlik yapılacak bu odada. Ben hallederim. Sen sadece şu çiçeklerin kurumuş yapraklarını temizle. Şu köşedeki dolapta makas ve toprağı havalandırman için diğer aletler olacak. Sulama için de fısfıs kullan.” dedi Makbule. Üç arkadaşıyla paylaştığı yurttaki odası kadar vardı çiçek havuzu. Küçük bir orman gibi tasarlanmıştı. Susuz olmazdı ki, yeşil kalınmazdı. Bütün toprağı havalandırdıktan sonra elindeki fısfısla önce toprağı nemlendirdi. Kurumuş yaprakları temizledi. Dalları ayıkladı. Bitkilerin nefes almasını sağlayacak şekilde ayıkladı. On gün sonra çiçek açanlar tomurcuk vermiş, diğerleri ekstra yeşermiş ve toprak görünmez hale gelmişti. Yaprakların üzerindeki tozları aldı önce püsküllü bir aletle. Sonra su fışkırtarak nemlendirdi bir güzel. Dalları aralayarak toprağın da ıslanmasını sağladı. Tam da o sırada fark etti o beyaz not kağıdını. Katlanmış, katlanmış ve iyice küçültülmüştü. Birilerinin canı toplantıda sıkılmış olmalıydı ve oyalanmak için katladığı kâğıdı yaramaz çocuklar misali buraya fırlatmıştı. Koca koca insanların yaptığı şeye bak diyerek eğildi ve aldı. Yanında duran çöp poşetine bıraktı. İşine döndü ve çiçek havuzunu çevreleyen siyah mermeri parlatmaya başladı. Nedense bir süre sonra elindeki bezi bırakıp çöp poşetine attığı kağıdı bulmak için eşelendi. Bulup çıkardığında, katlarını açtıkça yazıları fark etti. “Dünyamı güzelleştiren bu bitkileri canlandıran kişiye sesleniyorum, lütfen tuvaletin kapısının yanındaki saksı ile de ilgilenir misin?” yazıyordu. Tuvaletin kapısını görmemişti ki önündeki saksıyı bilsindi. Doğruldu yerinde, sırtı dimdik yürümeye başladı. Odanın kapısından girince sağda kalan, masanın ise solunda olan kör noktadaki bir kapıyı açınca dar bir koridordan geçerek ulaşılan tuvaletin kapısını ve yanında, yerde duran saksıları gördü. Neredeyse yaşamıyorlardı. Aldı, hepsini tuvaletteki lavabonun üzerine yerleştirdi. Topraklarını havalandırdı, ölü yaprakları ve dalları kesti, suladı. Aldı hepsini dışardaki çiçek havuzuna çıkardı. Bir hafta sonra her bir saksıdan yemyeşil yeni dallar fışkırmıştı sanki. Hatta biri çiçek bile açmıştı. Aldı onları geri eski yerlerine bıraktı. Ertesi gün bir not kâğıdı daha vardı. “Cuma sabahı mesai başlayana dek kalınız lütfen, sekreterim Arzu’ ya sizin için bir şey bıraktım” yazıyordu. Konuyu Makbule’ye anlatmalıydı. Birlikte kaldılar. Arzu biraz sohbetten sonra bir zarf tutuşturdu eline. “Teşekkür mahiyetinde, lütfen kabul edin” dedi. “Mümkün değil efendim, kabul edemem. Bana verilen görevi yerine getirdim, zaten işim olanı yaptım.” dedi Halide. Karşılıklı bir iki itiraz cümlesinden sonra Arzu baskın çıktı ve zarfı tutuşturdu eline. “Önümüzdeki hafta perşembe günü saat beşte gelebilir misiniz lütfen, Hakan Bey sizinle özel olarak görüşmek istiyor.” dedi.

 

İşte o gün tanışmışlardı Hakan Bey ile. Uzun uzun sohbet etmişler, Halide’nin işletme okuduğunu, yüksek lisans yapmak istediği için para biriktirmek için burada temizlik işlerine yardım ettiğini öğrenmişti üzülerek. Staj zamanı beni ara diye tembihlemişti iyice. İki sene sonra staj meselesi de çözülmüştü. Bu arada yine makbule ile sabahın beşinde temizliğe gelip, sekizinde mesaiye devam ediyordu haftanın üç günü. Diğer günler okula koşturuyordu. Okul bitince tam zamanlı başlamıştı finans departmanında. Ne olduysa da o zamanlarda olmuştu. Hakan beyin ortağı karşı çıkmıştı. “Banka hesaplarımızı bir temizlikçiye mi emanet edeceğiz?” demişti aşağılayarak. Oysa Halide artık temizlik yapmıyor Hakan beyin özel ricası üzerine sadece onun odasındaki çiçek havuzu ile ilgileniyordu. Yüksek lisansı bitirince departmanda sorumlu müdürlerden birinin yardımcılığına terfi ettirildi. Bu terfi başına gelen en kötü şeydi. Şirketin yarısından fazlası resmen savaş açmıştı Halide’ ye. Yemekhanede yalnız oturduğu yetmiyormuş gibi istediği mutfaktan istediği çay soğuk, su sıcak, kahve ise şekeli geliyordu. Kimse ona kıymet vermiyor, vermediğini de açık açık belli ediyordu. Buz gibi kahveyi yudumladığı bir gün ağlayarak tuvalete giderken rastlamıştı Hakan Beye. Hiç konuşmadan anlamıştı yaşananları patronu. Sekreterine çağırttırdığı personel müdürünün suratından okumuştu Halide konuşulanları. Önce mutfaktaki çaycı işinden oldu. Sonra yemekhanede servis yapan kadın çıkartıldı. Durumu anlayan insanların tepkisi artınca Halide çağrıldı bu sefer Hakan Beyin odasına. Sert bir şekilde uyarıldı. Hiç kimsenin onu üzmesine izin vermemeliydi. “Bir ticarethanenin en önemli amacı para kazanmaktır. Ben sana en önemli amacımı emanet ettim. Sen benim için çok değerlisin. Onlar da değerliler elbet ama kendi değerlerini kendileri yok edenleri etrafımda istemiyorum. Sen benim değer verdiklerime hayat verdin. Aptal olma, ezdirme kendini. Ağlama, gerekiyorsa ağlat” Halide odadan çıktığında bambaşka biri olmuştu. Daha hırslı, daha güçlü, daha birçok şey. İnanılmaz bir şekilde değişti her şey. Halide’nin dokunduğu her iş başarıyla sonuçlanıyor, her geçen gün patronunun güvenini kazanmaya devam ediyordu. Zaman geçtikçe paylaştıkları sadece hesap hareketleri olmamaya başlamıştı. Bazı zamanlar canı sıkkın olan Hakan Beyi konuşturan ve rahatlatan Halide’ yi bazen de Hakan Bey teselli ediyordu. Aralarındaki paylaşım her geçen gün onları birbirine daha da yakınlaştırdı. Öyle ki birbirlerinin odasına kapı çalmadan girer duruma gelmişlerdi. Bir akşam üstü riskli bir tahville ilgili aldığı güzel bir haberi patronuna iletmek için odaya daldığında gördü Arzu ile tuhaf hallerini. Hakan koltuğunda yayılmış otururken Arzu tam önünde masaya oturmuştu. Eteğini kalçasına kadar sıyırmış, bir bacağını Hakan’ın sandalyesine koymuştu. Her zaman derli toplu olan saçları beline kadar salınmıştı. Hızını alamayıp odanın ortasına kadar giren Halide, gördüklerinden sonra geri dönme gücü ile birlikte çalışma arkadaşlarına olan güvenini de yitirmişti. Onu odada gördüklerinde yaramazlık yapan iki çocuk misali kızaran Hakan ve Arzu toparlanmakta bile zorlanırken odayı ilk terk eden Arzu oldu. Halide’nin yanından geçerken başı öne eğik gömleğini düğmelerken suratındaki sinsi gülümseme hafızasında onunla ilgili hatırladığı son şeydi. Ertesi gün Arzu işe gelmedi. Hakan ise karısı ve çocuklarıyla yurt dışına çıktı. Döndüklerinde Arzu’ nun yerine başka biri başlamıştı. Halide bu konuyla ilgili ne Arzu, ne de Hakan ile tek kelime etmişti. Hatta öyle ki kendi kendisiyle bile konuşmadığı bir konuydu o gün gördükleri. Aklına takılan Arzu’nun yüzündeki gülümsemeydi. Hakan’ ın eşi Leyla Arzu’ nun gidişiyle ilgilenmedi. Ama yeni gelen sekreter ile ilgili endişeleri olduğunu Halide’ ye bir şekilde hissettirdi. “Senden ricam, bu yeni nesil sekreterlerin Hakan’ın hayatını zorlaştırmasına izin verme lütfen. Gözün üzerlerinde olsun. Hakan Arzu’ ya güvendiği gibi güvenir de bir sorun yaşarsa çok üzülür. Sen bir şekilde göz kulak oluver kuzum.” dedi bir gün açık açık. Halide gördüklerini anlatamadığı için çok rahatsızdı ama kabul etti usul usul. Yeni kız gerçekten de tehlikeli olabilirdi çünkü hiç Arzu tarzı biri değil gibiydi. Dudaklar, burun, memeler yapılmıştı. Tehlikeli sınırlarda bir giyim tarzı vardı. Yurt dışında doğmuş, büyümüş ve eğitiminin büyük bir kısmını da yurt dışında almış rahat tavırlı bir genç kızdı. Türk örf ve adetlerini pek fazla bilmediği belli oluyordu. Halide fırsat buldukça bazı konularda kızla konuşarak yol göstermek istiyordu ama çok zorlanıyordu. O işe başladıktan sonra odaya her girmek istediğinde önü kesiliyor, resmen durduruluyordu. “Bekleyin, Hakan Beye haber vermeliyim.” diyordu. Yaptığı hiç de yanlış değildi. Tuhaf olan bunu yaparken tavrının tuhaf olmasıydı. Bekletme süresini uzatması, bazen de girişini reddetmesi Halide’nin sabrını zorluyordu.

 

Gözlerini daldırdığı uzaklardan koparıp da önüne konan kahvenin kokusuyla kendine geldiğinde fark etti ki bir zamanlar o varoşlarda otururken öğrendiği ne çok şey varmış aslında. Oraya hiç ait hissetmese de orada yaşamayı seçen kendisi olmasa da bir şekilde Halide de oralıydı. Ve oralıların anlaştığı gizli dillerini o da biliyordu. O sabah Hakan beyden günlük talimatları almaya geldiğinde odadan yaka düğmesini ilikleyerek çıkan Selin’in yüzündeki gülümsemeyle irkilmiş ve yıllar öncesine gitmişti. Düşüncelerden sıyrıldığında Selin masasına oturmuş ve zaten kısacık olan eteğini iyice yukarı sıyırmıştı. İncecik çoraplarını düzeltmek için bacaklarını okşarcasına sıvazlarken, Halide’nin yüzüne bakmadan söylemişti Hakan Beyin müsait olmadığını. Halide elindeki dosyaları usulca masaya bıraktı. Gözlerini kıstı, sağ kaşı hafifçe yukarı kalktı. Dudağının kenarında Arzu ve Selin’inkine benzer bir gülümseme belirdi. O sırada kapı açıldı ve Hakan Bey odaya girdi. Sekreterinin tepesinde duran ve konuşmaya başladığında sırtı dimdik olan o kadın “Elbette tatlım, sen öyle diyorsan” diyordu. Halide miydi o?

Bir cevap yazın

error: Paylaşmak için izin aldın mı???